Ahir zaman fitnecilerine dikkat !

İslâm dininde tek evlilik, esas, çok evlilik ise bir istisnadır. Ona ancak ihtiyaç veya zarûret hallerinde başvurulur. İslâm hiçbir kimseye çok evliliği farz kılmadığı gibi, buna teşvik de etmemiştir. Ancak genel veya özel bazı sebepler bulununca çok evlilik mübah sayılmıştır. İslâm’da çok eşlilik aslî bir kural değil, fevkalâde hâl ve şartlar bulununca baş vurulabilecek bir ruhsattır. Durum bu iken, on binde bir Müslüman, iki hanımla evli olunca kıyamet kopartıyorlar. İslâm’a saldırıyorlar. Bu konuda maalesef çifte standart var. Nikahsız birlikteliğe evet diyorlar, nikahla birden fazla eş edinmeye çok kızıyorlar.

Beş altı yıl önceydi. Bir toplantıda çok ünlü ve gazeteciliği çok güçlü bir hanım konuşuyordu. Bir ara “Çok sevinçliyim... İçim içime sığmıyor...” demişti. Sebebi sorulunca “Tahliller neticesinde hamile olduğum anlaşıldı...” cevabını vermişti.

Sonradan öğrenildi ki, bu bayan evli değilmiş!

Medyada kimse bu bayana çatmamıştı. Artık bir kesimde böyle hadiseler çok tabiî karşılanıyor.

Ne yanlışa sahip çıkar, ne de komployu kabul ederiz.

14 yaşındaki bir kıza cinsel tacizde bulunduğu gerekçesi ile tutuklanan bir yazar hakkında diyoruz ki: Ne yanlışa sahip çıkar, ne de komployu kabul ederiz.

26 Nisan’dan bu yana, bu yazarın şahsında tüm mütedeyyin insanları karalama maksatlı yayınlar herkesin malumudur. Görsel ve yazılı medya, bu yazarın şahsında tüm mütedeyyin insanları suçlayıcı yayınlara devam etmektedir.

Halbuki bu yazarın suçu henüz kesinlik kazanmamıştır... Böyle bir suç işlendiğinde; ölçümüz, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin: “Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa, elini keserim” şeklindeki ilkesidir. Hırsızlıktan yakalanmış olan Kureyş kabilesinin seçkin bir kadınını affetmesi için şefaat dileyenlere, Hz. Aişe (R.Anha) validemizden rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: “ALLAH Teâlâ’ya yemin olsun ki! Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsaydı, elbette elin keserdim.” buyurmuş, istenilen şefaatı kabul etmemiş, böylece adalet ve eşitliğe bağlılığın örneğini vermiştir. Bu sebeple biz bu fiili kesinlikle tasvip etmeyiz... Eylem tasvip edilmediği müddetçe; “fail”in yakınlarının, mütedeyyin insanların ve çalıştığı kurumun o eylemden sorumlu tutulması mümkün olamaz!..

Bu süreç sonrasında, bu yazar hakkındaki iddiaların, tüm yönleriyle açıklığa kavuşmasını bekliyoruz.

Hiç kimsenin yanlışına sahip çıkmayacak, ancak komploları da kabul etmeyeceğiz. Bu arada kısaca fasıkı da izah edelim:

Fasık: ALLAH Teâlâ’nın emirlerine aykırı hareket eden, günahkar, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık haline getirmiş olan kimse demektir. Bir fıkıh terimi olarak fasık şöyle tarif edilir: ALLAH Teâlâ’ya itaati terkeden ve O’na isyana dalan, başka bir deyimle büyük günah işleyerek veya küçük günahta ısrar ederek doğru yoldan çıkan, dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını ihlâl eden kimse fasık diye nitelendirilir. Yani kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf sûresinin 50. âyet-i kerimesinde ALLAH Teâlâ’nın emrinden çıkarak O’na secde etmeyen şeytan için: “Şeytan Rabbinin emrinden çıktı.” buyrulmaktadır. Genel olarak fıskı üç grupta toplamak mümkündür:

1- Günahı çirkin kabul etmekle birlikte, bazen günah işlemek.

2- Yapılan bir günahı ısrarla işlemek.

3- Haram ve çirkin olduğunu inkâr ederek bir günah işlemek. Bu sonuncusu küfrü gerektirir ve kişinin dinle ilişiği kesilir. Mesela haramlığını inkâr ederek, başka bir deyimle helal sayarak içki içmek, zina etmek bu niteliktedir.

Fısk ve fâsıklık bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir.

Fasıklık, haktan yüz çevirmek, haktan ayrılmak, günahta haddini aşmak, dünya hayatı ve mutluluğu için mukaddesât dâhil her şeyi feda etmektir. Fasıklığın kaynağı, akıl, gazap ve şehvet denilen üç kuvveti ifrat veya tefrit içinde kullanmaktır. Yani bu üç kuvveti abartarak kullananlar, fıska düşerler, büyük günah işlemiş olurlar. Başka bir ifadeyle, büyük günahı açıktan işleyen, işlediği günahtan sıkılmayan, mahcup olmayan, günahlarıyla övünen ve zulüm yapmaktan lezzet alan kimselere de fâsık denmiştir.

 

Mehmet Talu

itibar haber

Yorum (0) Yorum yaz!

Hilye-i Şerif Hilye-i Saâdet

İslâm inancı, sevgili Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizi suretlerle tasvir etmekten men etmesi sebebi ile Müslüman sanatkârlar, İslâm anlayışıyla bağdaşmadığına inandıkları için, kutsal kimselerin tasvirlerini yapmaktan kaçınmışlardır. Bu yüzden, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizi tanıyanların ve görenlerin tariflerinden yararlanarak Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin özelliklerini yazıyla anlatma yoluna gitmişlerdir.

Bunun sonucu müminlerin, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize duydukları sevginin, derin muhabbetin sanatsal ifadesi olarak hilye denilen levhalar meydana gelmiştir. Hat sanatının en güzel örnekleri, ayrıca söz konusu yazıyı güzelleştirmek için kullanılan tezhip sanatının harikulâde çalışmaları bu eserlerde bir araya gelmiştir.

Hilye lügatta; cevher, süs, ziynet, sûret, görünüş, güzel yüz ve güzel sıfatlar demektir. İslâmî ıstılahta hilye; Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin dış görünüşünü ve yüce vasıflarını anlatan manzûm veya nesir halindeki eserlere verilen addır. “Hilye-i Saâdet” de denir.

Müslümanlar, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin her haline ve şekline son derece önem verdikleri için, usta sanatkârlar çok sayıda hilyeler yazmışlardır.

Hilyelerin esasını, çoğunu Hz. Ali, Hz. Aişe ile Hz. Hasan’ın, kimilerini de Abdullâh b. Ömer, Enes b. Mâlik, Ebû Hüreyre, İbn-i Hâlid, Ebû Tufeyl (R.Anhüm) gibi güvenilir hadis rivayetçilerinin ifadeleri ve aktardıkları hadis-i şerifler oluşturur.

Hattatlar hilye yazmaktan onur duymuşlar, müzehhipler hilye tezhiplemeyi şeref kabul etmişler, adeta sanatlarının sınırlarını zorlamışlardır.

Hilyelerin gerek yazan ve tezhipleyenlerin gerekse sanatseverlerin ilgisini çekmesinin nedenleri, hiç şüphesiz Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin özelliklerini anlatıyor olmaları, insan ruhunu ve gönlünü doyuran muhteşem bir tasarıma sahip olmaları ve bulundukları yeri kötülüklerden korudukları, o yerlere bolluk, bereket ve huzur getirdikleri inancıdır. “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar”... Dolayısıyla hilyelere olan ilginin her geçen gün artması son derece mutluluk vericidir.

Gerçekten hilyeler, müminlerin Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize duydukları sevginin estetik bir tezahürü-görüntüsüdür. Mümin sevgisini eserinde işlerken, o sevgiye mazhar olan Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, “o andan” mânen haberdardır ve o sevgiye kendisi de cevap vermektedir. Neticede müminin sevgisi coştukça, yeteneği de coşar ve seyretmekten haz duyduğumuz o mükemmel hilyeler meydana gelir.

Geçmişte hemen her evde bulunan ve baş köşelere asılan hilyeler, hâne içinde bereketin, huzur ve düzenin, kaza ve belâdan korunmanın sembolü kabul edilmiştir. Bu levhalara, Hilye-i Şerif, Hilye-i Saadet, Hilye-i Nebevî denilmiş, böylece mânâ bakımından takviye edilerek daha yüceltilmiştir. Hatta geçmişte hilyeleri, ufak ebadlarda yazarak göğüs cebinde taşımak bile bir hürmet ifadesiydi. Hepimizin evinde en az bir tane Hilye-i Şerif’in bulunması ve yuvalarımızı nurlandırması temennisi ile.

 

Mehmet Talu

itibarheber

Yorum (2) Yorum yaz!

Peygamber Efendimizin emir ve öğütleri

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz hiç yalan söylememiştir, hangi konuda konuşmuşsa doğrusunu söylemiş ve bildirmiştir. Bizim mutluluğumuz, selâmetimiz, kurtuluşumuz için ne gerekiyorsa hepsini anlatmış, söylemiş, açıkça bildirmiştir. Kuru kuruya Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimize iman ettim demekle iş bitmez. O’nun haber verdiklerini yeterince öğrenmek, öğrendiklerimizi hayatımıza tatbik etmek, uygulamak gerekir. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize neler emr etmiştir, neleri yasaklamıştır, nasıl öğütler vermiştir? Bunlardan birkaçını burada yazmak istiyorum:

1- Gerçek, tasdikî bir imana sahip olmamızı istemiştir. İnançla ilgili bilgimizin, kültürümüzün Kur’ân-ı Kerim’e, Sünnete, Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin râşid haleflerine ve halifelerine uygun olması gerekir. İnanç konusundaki yanlışlıklar sapıklıktır. İnanç konusunda büyük din imamlarına tâbi ve bağlı olmamız gerekir.

2- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, imandan sonra beş vakit namazı emr etmiştir. Bunu da eda etmemiz, dosdoğru kılmamız gerekmektedir.

3- O bize cemaati, birliği, bizden olan emir sahibine itaat etmeyi emr etmiştir. Hz. Muaviye (R.A.) den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: “Yaşadığı zamandaki imama biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyye ölümü ile ölmüş olur...” (A.b.Hanbel, 4/96, No: 16434. Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, 19/388, No:909) buyurmuştur.

4- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize nefs-i emmâremizle yani kötülükle çok emr eden benliğimizle cihad yapmayı emr etmiştir.

5- Yine bize saldırgan küffar ile cihad etmeyi emr etmiştir.

6- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize iyi ahlâklı, erdemli faziletli, yüksek karakterli olmayı emr etmiştir. Kötü ahlâktan, huylardan, alışkanlıklardan kaçınmayı emr etmiştir.

7- ALLAH’ın Resûlü bize gururlu, kibirli olmayı yasaklamış, mütevâzi, alçakgönüllü olmayı emr ve tavsiye etmiştir.

8- O bize lüksü, israfı, saçıp savurmayı, Nemrud ve Firavun gibi yaşamayı yasaklamış; kanaatli olmayı, ihtiyacımızdan fazla tüketmemeyi emr ve tavsiye etmiştir.

9- O bize din düşmanlarını, küffarı dost ve veli edinmemeye dair ilâhî ayetler getirmiş ve bu konuda bizi uyarmıştır.

10- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize iyiliği, cömertliği, misafirperverliği, yardımlaşmayı, paylaşmayı emretmiş, Adiyy b. Hatim (R.A.)den rivayete göre:  

“Yarım hurma ile olsun kendinizi Cehennem ateşinden korumaya bakınız”(Buhari, Zekat: 8, No: 1347,  2/512) buyurmuştur.  Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz cömertliği, keremi övmüş, cimriliği yermiştir.

11- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize, hayat tarzı bakımından çok güzel bir örnek ve model olmuştur.

12- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize lisan âfetlerinden korunmamızı, ya hayırlı sözler söylememizi, yahut susmamızı emretmiş; bizleri gevezelik, zevzeklik, gıybet, yalan, iftira, nemime yani lâf ve söz taşımak, fitne ve fesada, nifak ve şikaka yol açacak konuşmalardan kaçınmamızı kesinlikle tenbih etmiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize, ebedî mutluluğa erişmemiz, kurtulmamız, Cennete girmemiz için; kendisini annemizden, babamızdan, eşimizden, çoluk çocuğumuzdan, en yakın dostumuzdan daha fazla sevmemizi öğütlemiştir. O bu sevgiye muhtaç değildir, biz O’nu sevmeye muhtacız.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize merhametli olmayı, insanlara ve hayvanlara ve bitkilere zulm etmemeyi sıkı sıkı tenbih etmiş, bu yolda bize örnek olmuştur.

“Merhamet etmeyene merhamet edilmez” (Buhârî, Edeb: 18) buyurarak bizi uyarmıştır.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bizi haram yeme konusunda uyarmış, haramın; yiyeni ve edineni cehenneme sürükleyeceğini, azaba sebep olacağını bildirmiş, helâl ve tayyib şeyleri kazanmamızı, yememizi sıkıca öğütlemiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, âdil olmamızı emretmiştir.

Hırsızlıktan yakalanmış olan Kureyş kabilesinin seçkin bir kadınını afvetmesi için şefaat dileyenlere, Hz. Aişe (R.Anha) validemizden rivayete göre:

“Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsaydı, hiç tereddüt etmeden ona da cezasını verirdim” (Müslim, Hudud: 2, Buhari, Hudud: 11, Ebu Davud, Hudud: 4) buyurmuş, istenilen şefaatı kabul etmemiş, böylece adalet ve eşitliğe bağlılığın örneğini vermiştir.

Resûlullah (S.A.V) Efendimiz eline imkân geçse de, mütevâzi ve kanaatli hayattan ayrılmamış, bütün ömrü boyunca et ile buğday ekmeğini bir arada doyasıya yememiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin bize getirdiği kurtarıcı şeriatta her türlü faiz kesinlikle haram kılınmış, ALLAH’a iman edenler ve ebedî mutluluğa kavuşmak isteyenler faizden kaçınmak konusunda kesin şekilde uyarılmıştır.

Ahmedî şeriatta parayı yığıp istif etmek, depolamak yani kenz yapmak haramdır. Paranın yeterli miktarı geçinmek için, geri kalan kısmı ticaret, sanayi ve diğer iş sahalarında sermaye olarak, bir kısmı da ALLAH’a malî ibadet yapmak, sâlih ameller işlemek için kullanılacaktır.

Resûl-i Kibriya Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz parayı sevmezlerdi, kendisi için para biriktirmezlerdi, vefatlarında parası çıkmamıştır. Zaten O, Hz. Aişe (R.Anha) validemizden rivayete göre:

“Bize varis olunmaz, bıraktığımız sadakadır” (Buhârî, Ferâiz:3, Humus:1, Cidâd: 80, Meğâzî:14, Tefsir, Haşr:3, Nafakat: 3, İ’tisam 5; Müslim, No: 1757; Tirmizî, Siyer: 44; Ebu Dâvud Harac: 19; Nesâî, Fey:1) buyurmuştur.

Abdullah b. Amr (R.A.)den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz,

“Rüşvet alan da, veren de ateştedir” (Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 2047, 3/29; Deylemi, Firdevs, No: 3314, 2/284) buyurmuştur.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, insanların nimetlere en çok şükr edeni, zahmetlere en fazla sabr edeni idi. Bize bu konuda da örnek olmuşlardır.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bizi aldatıcı, kahpe, yalancı dünya konusunda uyarmış; dünya oyuncaklarının ve tuzaklarının bizi ALLAH yolundan alıkoymaması için çok güzel öğütler vermiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz biz ümmetine hayırlı dualar etmiştir, bizim de O’na salât ve selâm getirmemiz, Sünnetini uygulamamız, O’nun yolundan ve izinden gitmemiz gerekir. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bizlere çok açık şekilde haramın azabının, helâlin hesabının olduğunu bildirmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz çalışmayı, rızkını aramayı emretmiş; asalaklıktan, tembellikten, dilencilikten, istemekten çekindirecek öğütler vermiştir. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bizi dalkavukluktan, meddahlıktan, çok övücü olmaktan yalakalıktan, tabasbustan, yağcılıktan men etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bize âhir zaman fitnelerini ve alâmetlerini bildirmiş, onlara karşı uyarmıştır.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Emaneti olmayanın dini de yoktur” (İbn-i Hibban, İman, No: 194, 1/422) buyurarak emanete hıyanet etmenin kişiyi dinden imandan çıkaracak çok büyük bir günah ve isyan olduğunu haber vermiştir. Veyl emanetlere hıyanet edenlere!.. Veyl, işleri, vazifeleri, memuriyet ve makamları ehil ve layık olanlara değil de eşe dosta, akrabaya, arkadaşa, partiliye, hemşehriye veren hâinlere!..

Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

a- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz Mü’minlere rahmettir. O, dünyaya ümmetim diyerek teşrif etmiş, Mîrac’da Rabb’inden ümmetinin af ve mağfiretini dilemiş, hayatı boyunca bize bizden yakın olmuş, ebedî âleme irtihal ederken de, “Ümmetim, ümmetim’’ diyerek irtihal etmiş, kıyamet gününde de mü’minlere şefaatçi olacağını müjdelemiş bir Peygamberdir. Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: ‘’Ben mü’minlere kendilerinden daha yakınım.’’ (Buhari; Kefale: 5, Müslim, Feraiz: 4) buyurmuştur.

Yüce Rabbimiz; Kur’an-ı Kerim’de: “ALLAH Resûlü, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır.” (Ahzab sûresi: 6)

“Mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir...” (Tevbe sûresi: 128) buyurmuştur. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere ALLAH Resûlü, bize kendi nefsimizden daha yakındır. Nasıl olmasın ki, biz çoğu kez nefislerimizden kötülük görürüz. Halbuki, O’ndan hep iyilik, kerem, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük. O, ilâhî rahmetin mümessilidir. Bu sebeple, elbette bize bizden daha yakındır. Bize şefkatli ve merhametlidir. Bakın Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz ne buyuruyor:

“Kim, borçlu olduğu halde vefat ederse, o borcun ödenmesi bana aittir. Bir mal bırakırsa o varislerinindir.” (Müslim, Feraiz: 14, 3/1237)

Dünya ve âhirette ALLAH Resûlü, mü’minlere kendilerinden daha yakın olma keyfiyetiyle bir rahmettir. O’nun bu rahmet yönü ebedlere kadar da devam edecektir.

b- Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, devrindeki münafıklar için de rahmet olmuştur. Münafıklar, bu engin rahmet sayesinde dünyada azap görmediler. Camiye geldiler, Müslümanların içinde dolaştılar ve Müslümanların istifâde ettiği bütün haklardan istifâde ettiler. ALLAH Resûlü onlar hakkında perdeyi yırtmadı. Onların çoğunun iç yüzünü biliyordu. Hatta bunları Huzeyfe (R.A.)ya söylemişti de, (Buharî, Fezâilü’l-Ashâb:20; İbn Esir, Üsdü’l-Ğâbe, 1/468) Rivayete nazaran, bundan dolayı da Hz. Ömer (R.A.), Huzeyfe (R.A.)yi takip eder, O’nun kılmadığı cenaze namazını O da kılmazdı. (İbnEsir, Üsdü’l-Ğâbe, 1/468)

Bununla beraber İslâm onları fâş etmedi. Onlar hep mü’minler arasında bulundular ve mutlak küfürleri en azından şüpheye, tereddüde dönüştü. Böylece, dünya zevkleri de bütün bütün acılaşmadı. Zira yok olup gideceğine inanan bir insanın dünyadan lezzet alması mümkün değildir. Ama, “belki âhiret vardır”, diyecek kadar, küfürleri şüpheye bürününce, ihtimâl, hayat o zaman bütün bütün acılaşmaz. işte bu yönüyle, ALLAH Resûlü, münafıklara da bir ölçüde rahmet olmuştur.

c- Kâfirler de O’nun rahmetinden yararlanmıştır. Cenab-ı Hak daha önceki ümmet ve milletleri, küfür ve isyanları sebebiyle toptan helak ettiği halde, ALLAH Resûlü gönderildikten sonra toptan helak etmeyi kaldırmıştır. Böylece kâfirler de toptan helâk olma azabından kurtulmuşlardır. Bu da kâfirler için dünyada büyük bir rahmettir. Hz. İsa (A.S.):

“Eğer azab edersen onlar senin kulların.” (Maide Sûresi:118) derken, Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimize.

“Sen onlar arasında bulunduğun sürece, ALLAH onlara azab edecek değildir.”  (Enfal Sûresi: 33) buyurmaktadır.

Amr İbn’ül-As (R.A.) diyor ki; Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz bir gün bu iki âyet-i kerimeyi okudu da iki elini kaldırdı:

“ALLAHım! Ümmetim, ümmetim!’’ buyurdu ve ağladı. Yüce ALLAH’da şöyle buyurdu: “Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve seni utandırmayacağız.” (Müslim, İman: 87)  

Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz:

“Her Peygamberin müstecab, ALLAH’ın kabul edeceği bir duası vardır. Her Peygamber, o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek üzere sakladım. O’na inşALLAH, ümmetimden şirk koşmadan ölenler nail olacaktır.” (Müslim, İman: 199, 1/189; Buhârî, Da’avat: 1, Tevhid: 31; Muvatta, Kur’an: 26; Tirmizî, Daavat: 141, No: 3597) buyurmuştur.

“O Peygamber’e inanıp O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf sûresi: 157)

Biz O’na inanıyor, O’na güveniyor, O’nun getirdiği nur’a, Kur’an-ı Kerim’e tabi oluyor; O’nun şefaatine ulaşacağımızı ümit ediyoruz.

İnsanlık 14 asırdan bu yana hayli mesafe katetti. Düşüncesi, kültürü, medeniyeti son derece gelişti. Ama Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin koyduğu esasların ve yaşadığı hayatın bir örneğini henüz vücuda getiremedi. O’nun esirlere yaptığı insânî muâmele ile günümüz siyasî ve askerî güçlerinin, hem de birçok uluslar arası antlaşmalara rağmen onlara yaptığı muâmeleyi mukayese edersek, Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin insanî yönü ile günümüzde hümanist geçinenlerin insanlığı arasındaki farkı açık bir şekilde görmek mümkündür. Günümüzde esirlere yürekler ürperten işkenceler yapılır, kolkemik kırılırken, Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, aldığı esirleri karşılıksız serbest bırakıyor, üstelik herbirine birer de elbiselik veriyordu. O, savaşta bile, haddi aşmamayı, kimseye zulmetmemeyi, çocuklara, yaşlılara ve kadınlara asla dokunmamayı, düşmana ait dahi olsa hayvanları telef etmemeyi, meyveli ağaçları kesmemeyi emreden bir Rahmet Peygamberi idi. O’nun savaşı bile imhâ değil, ihyâ gayesini taşırdı. O, savaşı bile rahmete dönüştüren bir ALLAH elçisiydi. Bunun içindir ki O, her yönüyle insanlığın en büyük mürşidi ve insanca hayatın ideal örneğidir.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, hem fakirler için ve hem de zenginler için çok güzel bir örnektir. O, fakirliği hiçbir zaman isyan sebebi görmez, hele hele başkasının malına ve hakkına tecâvüz için asla bir gerekçe saymazdı. Bu itibârla O’nun durumu fakirler için güzel bir örnek teşkil eder.

 

Mehmet Talu

itibarhaber

Yorum (0) Yorum yaz!